Cumadan Gönüllere

Cumadan Gönüllere

HZ PEYGAMBER DÖNEMİNDE KADINLAR HUKUKİ GÜVENCEYE KAVUŞMA

HZ PEYGAMBER DÖNEMİNDE KADINLAR HUKUKİ GÜVENCEYE KAVUŞMA

Medine"nin sokaklarında orta yaşlı, fakir bir kadın, sırtında komşusundan ödünç aldığı elbisesiyle, Hz. Peygamber"in evine doğru hızla ilerlemeye çalışıyordu. Gönlü daralmış, ne yapacağını bilemez bir hâldeydi. Gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Bir sığınak, bir çare bulma ümidi olmasa tek adım atacak hâli kalmamıştı. Telaşla Allah"ın Elçisi"nin yanına geldi. Boğazına sanki bir şeyler düğümlenmişti Havle bnt. Mâlik b. Sa"lebe"nin. Sesini duyurmakta zorlanıyordu. Allah Resûlü"nün karşısına oturdu. “Ey Allah"ın Elçisi! Kocam bana sırtını çevirdi!” diye söze başladı.

“Sırtını çevirme” yani “zıhâr”, bir câhiliye geleneği idi ve kadını boşamak anlamına geliyordu. Erkek, karısını annesine benzeterek kendisine haram kılıyor, böylece boşanma gerçekleşmiş oluyordu. Aslında Havle, uzun yıllar süren ve evlâtlarını yetiştirdiği yuvasını kurtarmaya çalışıyordu. Oysa geleneğe göre bu tarz bir boşanmanın geri dönüşü yoktu. Ama Havle, Allah"ın ve Resûlü"nün rahmet ve merhametine güveniyor, bir çözüm bulunacağına inanıyordu. Sözlerine şöyle devam etti: “Ey Allah"ın Elçisi! Ben kocama gençliğimi verdim. Onun için çocuklar doğurdum. Yaşlanıp da doğuramaz olunca, bana anasıymış gözüyle bakıp sırtını çevirdi!”

Havle"nin çırpınışları Resûlullah"ı da derinden etkilemişti. Ne var ki yuvasını ayakta tutmaya çalışan bu gözü yaşlı kadının hâli ile ilgili Allah"ın kendisine bildirdiği bir hüküm yoktu. Yerleşik örf ne ise vereceği karar da o olacaktı. Buna göre artık Havle boşanmış sayılacaktı. Teselli etmek için Havle"ye döndü ve “Amcanın oğlu (Evs) artık çok yaşlı bir adam. Onun hakkında Allah"tan sakın!” buyurdu. Havle bu durumu kabullenemiyor, Allah"ın kendisini bu hâlde bırakmayacağına inanıyordu. Neredeyse bütün hayatını onunla birlikte geçirmişti. Şimdiden sonra tek başına ne yapardı? Mutlaka bu meselenin bir çözümü olmalıydı. Şöyle mırıldandı: “Allah"ım, şikâyetimi sana arz ediyorum!”

Allah Teâlâ uğradığı haksızlığı giderme ve yuvasını kurtarma mücadelesi veren bu kadının ilticasına cevap vermiş ve “mücadele eden kadın” anlamına gelen Mücâdile sûresini vahyetmişti.

“Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah"a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.'' (mücadele 58/1) diye başlıyordu

sûre. İlâhî rahmet, kadınların gururunu kıran, onları derinden yaralayıp mağdur eden çirkin bir geleneği reddediyordu: “İçinizden kadınlarına zıhâr yapanlar bilsinler ki o kadınlar onların anaları değildir. Onların anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır...(mücadele 58/2)

Bu câhiliye geleneğinin kaldırılmasında Havle"nin mücadelesi etkili olmuştu. Ancak bu noktada daha da önemlisi, Havle"ye mücadele edebilme gücü veren, İslâm"ın kadına verdiği değerin farkında olmasıydı. Kadınlarla ilgili câhiliyeden kalma pek çok çirkin anlayış ve uygulama İslâm"la değiştirilmişti. Bu nedenle Havle, Allah"a güvenmiş, neticede kadını ezen bir uygulamanın son bulmasına vesile olmuştu.

Hz. Peygamber"in içinde yaşadığı, aralarında yetiştiği İslâm öncesi Mekke toplumunda kadına biçilen değer, bir kız çocuğu doğduğu zaman hissedilenler ve yaşananlarla anlaşılabilirdi: “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! Kendisine verilen kötü müjde(!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında mı tutacak, yoksa toprağa mı gömecek?”(Nahl 16/58-59) Oysa Allah bu değer yargısının “kötü bir hüküm” olduğunu belirtmiş, (Nahl 16/59) Meryem gibi bir kız evlâdını bizzat “nadide bir bitki” misali yetiştirdiğini bildirmişti.(Al-i imran 3/37)Allah"ın Resûlü ise bir hadisinde şöyle buyurmuştu: “Kimin üç kızı veya üç kız kardeşi olur veya iki kızı veya iki kız kardeşi olur da onlarla birlikte güzelce yaşar ve onlar hakkında Allah"a karşı sorumluluğunun bilincinde olursa onun için cennet vardır!” Bu ilâhî buyruklar sebebiyle, artık dünyaya gözlerini açan kız çocuğu, utanç ve öfke ile değil sayesinde cennete erişilebilecek bir varlık olarak karşılanmalıydı.

Özellikle yetim ve kimsesiz kızların haklarının korunması, yaşama haklarının güvence altına alınması İslâm"ın oldukça önem verdiği hususlardan biridir. İslâm öncesi dönemde, birinin bakım ve himayesinde büyümüş yetim ve kimsesiz kızlar toplumda diğer kadınlara verilen mehirden çok daha az bir mehirle, kendi bakımlarını üstlenen kişilerle evlenmeye zorlanırlardı. Oysa mehir, evlilik sonrasında kadının mali güvencesini sağlamaya yönelik bir meblağ idi. Bu itibarla Cenâb-ı Allah evliliğin sona ermesi hâlinde “kadına yükler dolusu mehir” verilmiş olsa dahi bunun alınmamasını istemişti.(Nisa 4/20) Mehirin, evlilik hayatında kadına sağladığı imkân sebebiyle yetim kızların, kimsesiz oluşlarından istifade edilerek az bir mehir karşılığında evlendirilmeleri yasaklanmıştı. Öte taraftan yetim kızların bakımlarını üstlenen kişiler sırf o kızların güzelliğine tamah edip vâris oldukları malı ellerinden kaçırmamak için evlenmelerine engel olurlardı. Ancak kadınlara yönelik bu baskı ve zulüm, indirilen şu âyetle reddedildi: “Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki, onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor. Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.''(Nisa 4/127)

İslâm ile birlikte, kadınlara yönelik câhiliyeden kalma çirkin tutum ve davranışlar, baskı ve eziyetler gün geçtikçe birer birer ortadan kaldırılıyordu. Günün birinde Peygamber"in şehrinde bir adam, âdeta intikam alırcasına hanımına öfkeyle şöyle dedi: “Vallahi, seni ne boşarım ne de seninle evli kalırım!” Kadın bunun nasıl olacağını sordu. Adam, “Seni boşarım, iddetinin bitmesine yakın tekrar dönerim. Sonra yine boşar ve aynı şeyi yaparım.” diye cevap verdi. Böylelikle kadını belki yüz defa boşayabilir ama iddeti içinde dönerek başkasıyla evlenmesine de engel olurdu. Kadın, Hz. Âişe"nin yanına geldi ve durumunu anlattı. Kocasının bu keyfî uygulamasıyla ne evli ne de dul, sadece esir bir kadın olarak hayatını sürdürecekti. Hz. Âişe kadına hiçbir şey söyleyemedi, durumu Resûlullah"a arz etti. Rahmet Peygamberi de böyle bir durum karşısında sustu. O anda Allah Teâlâ boşanmada kadınların hak ve onurlarını koruyacak muhteşem hükmü indirdi: (Dönüş yapılabilecek) boşama iki defadır. Sonrası, ya iyilikle geçinmek ya da güzellikle bırakmaktır.''(Bakara 2/229)

İslâm öncesinde eşini kaybetmiş dul hanımlar da ciddi sıkıntılar yaşıyorlardı. Kocalarının aileleri ve yakınları bu kadınları zorla sahipleniyor, ya kendileri onlarla evleniyor, ya istedikleri kişiyle evlendiriyor ya da hiçbir zaman evlenmelerine izin vermiyorlardı. Dul bir kadın yeniden evlenmek konusunda asla söz sahibi değildi. Ancak kocası tarafından kendisine ödenmiş mehiri kocasının ailesine iade etmesi hâlinde evlenmesine izin verilebiliyordu. Kadın bir anlamda ölen kocasının mirası olarak değerlendiriliyordu. Kadına kendi evliliği konusunda dahi söz hakkı vermeyen bu gelenek, “Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir.''(Nisa 4/19) âyetiyle reddedildi. Bu âyetin nâzil olmasından önce kadınlar kocalarının ailelerinden küçük bir çocukla dahi nikâhlandırılarak evde tutulabiliyordu. Günün birinde bu uygulamalar öyle çirkin bir noktaya geldi ki Medineli şair Ebû Kays b. Eslet öldüğünde, oğlu Kays, babasının mirası addettiği üvey annesi Kebşe bnt. Ma"n ile evlenmeye kalkıştı. Çaresiz kadın derhâl Resûlullah"a giderek durumunu arz etti ve

bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu: “Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu ne kötü bir yoldur.''(Nisa 4/22)Benzer bir şekilde Resûlullah (sav) evlenme yaşına gelmiş kızların da babaları tarafından zorla evlendirilmelerini tasvip etmemiş, onlara söz hakkı tanınmasını isteyerek şöyle buyurmuştu: “Kendi onayı alınmadıkça dul kadınla, kendisinden izin alınmadıkça da bakire kız ile nikâh yapılmaz.”

Medine"de İslâm toplumu tüm yönleriyle inşa edilirken, kadın hakları konusunda yapılan bir düzenleme de miras ile ilgili idi. Uhud Savaşı"ndan sonra bu savaşta şehit düşen Medineli sahâbî Sa"d b. Rebî"in hanımı, iki kızını yanına alarak Hz. Peygamber"in huzuruna çıktı: “Ey Allah"ın Elçisi, bunlar Sa"d b. Rebî"nin kızları. Babaları Uhud Savaşı"nda seninle beraber çarpışırken şehit edildi. Amcaları bütün mallarına el koyarak onlara mal namına hiçbir şey bırakmadı. Malları olmadıkça evlenmeleri de imkânsız!” diyerek uğradıkları haksızlığı anlattı. Bu haksızlığa uğrayan ilk kadınlar Sa"d"ın hanımı ve kızları değildi kuşkusuz. Öteden beri uygulanan gelenek, kadınların ve kız çocuklarının miras almamaları yönündeydi. Sa"d"ın hanımı, İslâm"ın bu haksız uygulamaya son vereceğinden emindi. Hz. Peygamber (sav) ona, Allah bu konuda bir hüküm verinceye kadar sabretmesini söyledi. Bir müddet sonra da miras âyetleri nâzil oldu. Hz. Peygamber, Sa"d"ın kardeşini çağırarak kızlara mirasın üçte ikisini, annelerine sekizde birini vermesini, geriye kalanı da kendisinin almasını söyledi.

Hanım sahâbîler İslâm"ın gelişiyle birlikte câhiliye döneminde uğradıkları haksız uygulamalardan kurtulmakla kalmamışlar, aynı zamanda sosyal hayatta daha aktif bir rol de oynamaya başlamışlardır. Onların, savaşlarda üstlendikleri görevler bunun tipik bir göstergesidir. Hayber Gazvesi öncesinde bir grup kadın Resûlullah"a gelerek şöyle demişlerdi: “Yâ Resûlallah! Biz yün eğirerek kazandıklarımızla Allah yolunda cihada çıktık. Yanımızda yararlılar için ilaçlar var. Etrafa saçılmış okları toplayıp askerlere verebilir, onlara un çorbası yapabiliriz.” Bunun üzerine Resûlullah, “Haydi kalkın o zaman!” buyurmuş, Hayber fethedildikten sonra erkeklere verdiği gibi bu hanımlara da ganimetten pay vermişti.

Hz. Peygamber döneminde kadınlar toplumsal hayatın pek çok sahasında rahatlıkla yer alabiliyorlardı. Kimi hanımlar ticaretle, kimi eğitim öğretimle, kimi sağlık hizmetleriyle uğraşıyordu. Ancak Peygamber döneminde kadınların toplum içindeki değerini ve önemini ortaya koyan belki de en önemli uygulama, Allah Resûlü"nün hanımlardan biat almasıdır.(Mümtehıne 60/12) Şehir devletinin başı ile halkı arasında bir nevi bağlılık sözleşmesi anlamına gelen biatlerde, sahâbe hanımların yer alması, onlara önemli bir toplumsal yer ve siyasî katılım hakkı verildiğini gösterir.

Hz. Peygamber, bir yandan hanımlara aile ve toplum hayatında değer kazandırırken, öte taraftan onları her zaman korur, kollar, haklarının gasp edilmesine ve eziyete uğramalarına müsaade etmezdi. Hz. Peygamber, şiddet yanlısı erkeklere, eşleriyle aynı yatağı paylaştıklarını hatırlatarak kadına karşı şiddeti yasaklamıştı. Hz. Âişe, Allah Resûlü"nün hiçbir kadına ve hizmetçiye el kaldırmadığını söylemişti.

Resûlullah"ın kadınlara iyi muamelede bulunma, baskı ve şiddetle mücadele konusundaki kararlı tutumu sayesinde Medine"de hanımlar rahat bir nefes almışlardı. O kadar ki Hz. Ömer, Medine"ye hicretten sonra kadınların özellikle aile içindeki konumlarının ne denli değiştiğini şöyle dile getirmişti: “Biz (Kureyş kabilesi olarak) kadınlar üstünde hâkimiyet kurmuş bir toplumduk. Medine"ye geldiğimizde ise kadınların sözünün

geçtiği bir toplumla karşılaştık. Bir müddet sonra bizim kadınlarımız da onların kadınlarından bu tavrı öğrenmeye başladılar.”

Medine"de kadınların taleplerini ifade etme, haklarını arama ve kendilerini savunma konusunda gün geçtikçe rahat davranmaya başlamaları Hz. Ömer gibi Mekkeli sahâbîlerin pek hoşlanmadığı bir durumdu. Nitekim günün birinde Hz. Ömer bir konuda fikrini söyleyen eşini, “Sen kim, Ömer"e akıl vermek kim!” diyerek azarlamış, bunun üzerine eşi, “Sana cevap vermemi neden engellemeye çalışıyorsun? Vallahi, Peygamber"in (sav) eşleri bile ona karşılık veriyor, hatta zaman zaman bazıları akşama kadar ona küs durabiliyor.” demişti. Bu durum Hz. Ömer"i bir hayli kaygılandırmış ve doğruca Hz. Peygamber"in eşlerinden biri olan kızı Hz. Hafsa"nın yanına giderek durumun böyle olup olmadığını araştırmıştı. Hz. Hafsa"nın anlatılanları onaylaması karşısında Hz. Ömer kızına şöyle nasihatte bulunmuştu: “Bunu yapan muhakkak kendine yazık etmiş, kayba uğramıştır. Resûlullah"ın (sav) gazabından dolayı Allah"ın size gazap etmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz? Sen sakın Resûlullah"a (sav) karşı ısrarcı olma, ona bir konuda karşılık vermeye kalkışma ve ona küsme. Ne isteyeceksen benden iste, ben senin istediğini yerine getireyim.”

Hz. Ömer, kadınların Hz. Peygamber"le rahat konuşmaları karşısında kaygı duysa da Allah Resûlü, bu hususta kadınlara karşı oldukça müsamahakâr ve nazikti. Günün birinde Hz. Ömer, Resûlullah"ın huzuruna girmek için izin istedi. O sırada Resûlullah"ın yanında Kureyş kabilesinden bir grup kadın vardı; yüksek sesle konuşuyor ve Resûlullah"tan birtakım isteklerde bulunuyorlardı. Hz. Ömer"in içeri girmek için izin istediğini duyar duymaz hemen susup bir köşeye sindiler. Onların bu hâli karşısında Peygamber Efendimiz gülmeye başladı. İçeri giren Hz. Ömer Peygamberimizin neden güldüğünü merak edince Resûlullah (sav), “Yanımdaki kadınların hâli garibime gitti, senin sesini işitince hemen örtülerine büründüler.” buyurdu. Hz. Ömer, “Ey Allah"ın Elçisi, onların hürmetlerine ve saygılarına sen daha lâyıksın.” dedi ve oradaki kadınlara dönerek, “Ey nefislerinin düşmanları! Resûlullah"tan değil de benden mi kaçınıyorsunuz?” diye seslendi. Kadınlar da “Evet, sen Resûlullah"tan daha sert ve haşinsin.” diye cevap verdiler.

Kadınların Hz. Peygamber"in yanına girip çıkma, kendisine soru sorma, sorunlarına çözüm bulmasını isteme konusundaki rahatlıklarının temelinde Rahmet Peygamberi"nin onlara gösterdiği nezaket ve müsamaha

yer almaktadır. Nitekim Cenâb-ı Allah, “O vakit Allah"tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi...''(Al-i imran 3/159) âyetinde işte böyle bir merhameti ve nezaketi anlatmıştır. Öte taraftan Hz. Peygamber, “Allah"ım! Ben iki zayıfın; yetimin ve kadının hakkına el uzatılmasını yasaklıyorum.” buyurarak yetim ve kadın haklarına riayet meselesine büyük önem atfettiğini, bu hususta hiç esnek olmayacağını açıklamıştı. Bunu bilen hanımlar, karşılaştıkları sıkıntıları, çözüm bulamadıkları sorunları rahatlıkla, çekinip sıkılmadan Hz. Peygamber"e getirirlerdi. Öyle ki Ümmü Seleme, “Erkekler savaşa çıkıyor, kadınlar ise savaşa çıkamıyor. Ayrıca bize mirastan da yarım hisse veriliyor!” diyerek serzenişte bulununca şu âyet nâzil olmuştu: “Allah"ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah"tan, O"nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.''(Nisa 4/32)

Bir başka seferinde Ümmü Umâre, “Kur"an"da her konuda erkeklerden bahsedildiğini görüyorum. Kadınların herhangi bir şekilde anıldığını görmüyorum.” demiş, bunun üzerine şu ilâhî cevap gelmişti: “Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkâr erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah"a derinden saygı duyan erkeklerle Allah"a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah"ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.''(Ahzab 33/35)

Hanım sahâbîler Resûlullah"a özel durumlarından nasıl temizlenecekleri, saç eklemenin hükmü, kendilerine karşı cimri davranan eşlerinin mallarından gizlice alıp alamayacakları gibi pek çok fıkhî meselede sorular yöneltmişlerdi. Hz. Peygamber gerek bu tür dinî fıkhî meselelerde gerekse özel hayatları ile ilgili problemlerinde daima kadınlara yardımcı olurdu.

Sahâbî hanımların Peygamber"e yakın olmaya çalışmalarının ve ona sorular sormalarının temelinde Kur"an"ı ve sünneti en doğru biçimde

öğrenmek ve yaşamak arzusu vardı. Onlar Kur"an"ı ve sünneti öğrenmede erkek sahâbîlerden geri kalmak istemiyorlardı. Güzel konuşmasıyla bilinen ve bu yüzden “Kadınların Hatibi” olarak tanınan Medineli hanım sahâbî Esmâ bnt. Yezid, bazı hanımların sözcüsü olarak Allah Resûlü"ne gelerek sürekli erkeklerin eğitim aldıklarını söylemiş ve hanımlara da bir gün ayırması talebinde bulunmuştu. Sevgili Peygamberimiz (sav) bu teklifi olumlu karşılamış ve kendilerini Kur"an ve sünnet hakkında bilgilendirmek amacıyla hanımlara özel bir gün tahsis etmişti. Bu özel günün hâricinde de hanımlar Mescid-i Nebevî"ye gelerek sabah namazı dâhil vakit namazlarına katılır, Hz. Peygamber"in hutbe ve vaazlarını dinlerlerdi. “Allah"ın kadın kullarının Allah"ın mescitlerine gelmelerine engel olmayınız.” buyuran Peygamber Efendimiz, hanımlar ile mescit arasına duvar örülmesine bizzat müdahale etmişti.

Resûlullah döneminde hanımlar Peygamber"e ikramda bulunmak, ona hediye sunmak gibi sebeplerle de Hz. Peygamber"in mescidine ya da evine gelirlerdi.

Hanımlar, Hz. Peygamber"in yanına çocuklarıyla gelmekten çekinmezlerdi. Mekkeli ilk Müslümanlardan ve muhacir hanımlardan olan Ümmü Kays bnt. Mihsan, Hz. Peygamber"in yanına küçük bebeğiyle gelmiş, Resûlullah bebeği alıp kucağına oturtmuştu.

Gerek inen Kur"an âyetleri gerekse Allah Resûlü"nün belirlediği kural ve ölçüler sayesinde asr-ı saadette hanımlar âdeta vahiyle koruma altına alınmıştı. Abdullah b. Ömer"in şu itirafı bu durumu net olarak açıklamaktadır:

“Biz Peygamber (sav) zamanında hakkımızda vahiy indirilir korkusuyla hanımlarımıza karşı söz söylemekten ve istediğimiz gibi davranmaktan çekinirdik. Ancak Peygamber (sav) vefat edince istediğimizi söylemeye ve rahat davranmaya başladık.”

Kadınlar, belki de tarihin hiçbir döneminde, Hz. Peygamber döneminde sahip oldukları huzur ve güveni elde edemediler. Yeryüzünün halifesi olmakla taşıdıkları değeri insanlığa gösterme, yetenek, bilgi ve tecrübe birikimlerini toplumun istifadesine sunma gibi imkânlara kavuşmaları hep çok zor oldu. Bu bağlamda yıllar ve asırlar ilerledikçe kadının konumunda yaşanan olumsuz değişim ve söz konusu ilâhî korumayı kaybeden kadınların maruz kaldığı sıkıntılar ise son derece düşündürücüdür.

İslâm"ın gelişiyle birlikte kadınlar, câhiliye döneminde mahrum bırakıldıkları birçok toplumsal ve mali hak elde etmişler, değer görmüş, hürmet bulmuşlardır. Bilhassa Müslüman toplumun şekillendiği Medine"deki hanımlar için Hz. Peygamber"in varlığı âdeta sosyal bir güvence olmuştur. Bu yüzden herhangi bir haksızlığa uğradıkları zaman soluğu Rahmet Peygamberi"nin yanında almaları bir tesadüf değildir. Onlar, sorunlarını dillendirdikçe ilâhî vahiy kendileri lehine çözümler sunuyor, mağdur duruma düşmelerine izin vermiyordu. Böylece öteden beri cahili Arap toplumunda birçok önemli haktan mahrum bırakılmış olan ve ötekileştirilen kadınlar, İslâm sayesinde hak ettikleri itibarı kazanmışlardı.

KAYNAK: HADİSLERLE İSLAM

GÜNÜN AYETİ:

“O vakit Allah"tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi...''(Al-i imran 3/159)

GÜNÜN HADİSİ:

Ebû Saîd el-Hudrî"nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Kimin üç kızı veya üç kız kardeşi olur veya iki kızı veya iki kız kardeşi olur da onlarla birlikte güzelce yaşar ve onlar hakkında Allah"a karşı sorumluluğunun bilincinde olursa onun için cennet vardır!” (Tirmizî, Birr, 13)

GÜNÜN DUASI:

Allah’ım! Dinim, dünyam, ailem ve malım hakkında senden af ve afiyet istiyorum

BİR SORU & BİR CEVAP

SORU : Evli bir kadın kocasının iznini almadan veya yanında mahremi olmadan hac veya umreye gidebilir mi?

CEVAP :Dinimizde farz olan ibadetler, gerekli şartları taşıyan kadın-erkek herkesin yapması gereken bireysel ibadetlerdir. Bu ibadetleri yapması için eşlerin birbirlerine engel olması caiz değildir. Bununla birlikte Hanefî ve Hanbelî mezheplerine göre, haccın farz olması için gidip gelinceye kadar yeterli maddî imkânın yanı sıra, kadının yanında bir mahreminin de bulunması gerekir (İbnü’l-Hümam, Fethu’l-kadîr, 2/419; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3/230). Şâfiîlere göre üç veya daha fazla güvenilir kadın, yanlarında eş veya mahremleri olmasa da hacca gidebilir. Mâlikî mezhebine göre ise bir kadın, güvenilir bir grup içerisinde olması hâlinde tek başına hacca gidebilir. Ancak kadınlardan oluşan bir grup içinde olması tavsiye edilir (Şirbînî, Muğni’l-muhtac, 2/216; Desûkî, Hâşiye, 2/9-10).

Bu itibarla, Hanefî mezhebine göre, evli bir kadının kendisiyle birlikte gideceği bir mahremi yoksa hacca gitmesi uygun değildir. Ancak kocasının iznini ve rızasını alan bir kadın, güvenilir bir hac organizasyonuyla Şâfiî ve Mâlikî mezheplerini taklit edip mahremsiz olarak hacca gidebilir. Haccın gerekli şartlarını taşıyıp yanında bir mahremi olan kadının farz olan hacca gitmesine eşi engel olamaz. Buna hakkı yoktur (İbn Kudâme, el-Muğnî, 3/231). Umre farz olmadığı için yanında mahremi olsa bile kocasının izni olmadan bir kadın umreye gidemez

KAYNAK: Din işleri yüksek kurulu

Hazırlayan : İsmail BASRİ Din Hizmetleri Uzmanı

Bu yazı toplam 300 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Cumadan Gönüllere Arşivi
SON YAZILAR